30 Nisan 2007

ben çocukken..

ben çocukken naftalin ve küf kokusu vardı odamızda, odamız diyorum çünkü babaennemlerin evinde tek bir odada yaşardık üç kişi, annem, babam ve ben. sonra arada kalmışlığın tadını ilk orada yakalamışken birşeylerden kaçarcasına anneannemlere taşındık, annemin bilezikleri vardı önceden ama onları babanemde bırakmıştık kaçarken, hem para ne işine yarardı ki bu küçüçük kızın, umursamamıştım..

benim defter kaplarım, komşu kızlarının kaçırıp gizli köşelerde yediğim kokulu silgileri, her sonbaharda kurulan soba ve isli boruları içinde büyümüş, sokakta koşturmaktan kapkara olmuş minicik bir kızdım..o zamanlar dut ağacı daha kesilmemişti karşıdaki binaların olduğu yerden, altında piknik yapardık hava güzel oldu mu. sokaktaki çeşmelerden su içerdik, bisiklete binerdik, çimenlerde yuvarlanır, uçurtma uçururduk..

demir beşikler vardı bebekleri sallamak için, benimkini en son kız kardeşim gördü, erkek kardeşime yetişemeden hurdacıya satılmıştı mavi ve gıcırdayan koca beşik.

sonra arka bahçemiz vardı, soğan, domates ekerdik taa ki babamın tavuk - horoz yetiştirme sevdası tutana kadar.

karşıki komşunun evi tek katlıydı, çatısının yamacına kırlangıçlar yuva yapmıştı, bize niye yapmıyorlar diye üzülürdüm, hem camın pervazına ekmek de ufalardım ama gelmezlerdi. hem sonra bizim zamanımızda yumurta tavuktan, süt inekten gelirdi, marketten değil…

sonra ben ilk ilkokulda bitlendim, hemen saçlarımı kestirmişlerdi, aligarson. bir kızı en çirkin ancak bu saç biçimi gösterebilirdi, başkası değil. ama o kısa saçlarla pazardan alınan turuncu takunyalarımı giyip, sokakta tak tak diye koşturduğumu unutmuyorum. takunyalar olsa da olmasa da en hızlı ben koşardım. sonra yekke yekkeler çıktı, lastikleri ayaklarımızı sıkar kaşındırırdı, ama herkes giyerdi.

evlerde çevirmeli telefonlar vardı o zamanlar, komşu üstüne kilit taktırmıştı ama bizim hiç öyle sorunlarımız olmadı. çünkü tanıdıklarımız bize hep yakındı, uzaktaki eniştem ve teyzeme de mektup yazar, bayramlarda kart atardık.

ben ilk okulda bayağı bir başarılıymışım, bana “cin ali okulda” kitabını hediye etmişlerdi doğum günümde, demek ki bir ayda öğrenmişim okumayı. ben o kitabın sayfalarını çevirir, cin alin’in yakışıklı olup olmadığını düşünürdüm. hani biraz kilo alsa belki suratına bakılabilirdi.. fiş defterimdeki ali de oydu, aslında ilk bir kaç ay tek arkadaşım ali idi, sonra nasılsa unuttum onu.

sonra benim ilk bisikletim mavi bir pinokyoydu, bmx istemiştim ama babam tutmuş bunu getirmişti, bu basit ama güzel şeyi. bizim sokağın dışına ilk bu bisikletle çıktım ben..

okulum eve yürüyerek yarım saat uzaktı, ama yolun üzerindeki çömlekçi ismail abi’ye uğrayıp çamurdan harikalar yaratmasına takılırsam en az bir iki saat geç kalırdım. rahmetli ismail abi, annemin uzaktan akrabası, huzur içinde yatsın.. bir de ben annemin kuzeni ayakkabıcı zafer abi’nin dükkanını seviyordum, boyayla karışık bir uhu kokusu başımı döndürürdü. o zamanlar ayakkabılarımız eskir, yırtılır, biz diktirirdik, senelerce dayanırdı..

sonra.. sonra bunlara ne mi oldu. dediğim gibi çömlekçi ismail abi öldü, ben ayakkabıcının önünden geçerken bile uğramaz oldum, bitler bitmişti, saçlarım uzamış, üniversiteyi kazanmıştım.

hatırasınız artık hepiniz, attığım kartpostallarla uzaklara taşınmış birer küçük hatıra.

0 yorum: