bir gün testereyi icat etmiş, bu aletin keşfi, “boynuzun kulağı geçmesi” gibi onun dayısını bu sanatta geri bırakmasına yol açmıştı. bu duruma tahammül edemeyen daidalos kıskançlığına yenilerek şeytana uydu ve yeğenini akropol’den aşağıya atarak öldürdü. bunun üzerine daidalos sürgün ile cezalandırıldı ve girit ‘ e gönderildi.
girit kralı minos, daidalos’un yaptığı sanat eserlerinden etkilenmiş , onu himayesine almıştı. o dönemlerde üst yarısı boğa, alt yarısı insan şeklinde olan minotauros adlı bir canavar, pek çok can ve mal zararına yol açmış, ancak kimse bu yaratığı hapsedecek bir zindan yapamamıştı. daidalos öyle bir labirent inşa etmişti ki, minotauros bu labirentten çıkamamış, burda hapis kalmıştı. zamanla bu yaratığa yem olarak, theseus adlı bir delikanlı gönderildi. bu gence kralın güzel kızı gölünü kaptırdı ve labirentten çıkmasına yardımcı olması için ona bir ip verdi. delikanlı çıkışı bulmak için arkasından saldığı iple birlikte bu yaratığın yanına giderek onu öldürmüş, sonra da labirentten çıkmayı başarmıştı. bunu öğrenen kral minos çok öfkelenerek, daidalos’u hapsettirdi.
daidalos’un girit’te bulunduğu sıralarda bir çocuğu olmuş, bu çocuğun adını “ikarus” koymuştu. daidalos, oğlu ikarus ile birlikte hapsedildiği labirentten tek çıkış yolunun gökyüzü olduğunu düşündü. her ikisi için de kaz tüyünden geniş kanatlar yaptı. zamanı geldiğinde, bu kanatları takarak gizlice havalanırken ‘’çok yüksekten uçma nolur’’ dedi daidolos oğluna…
‘’çok alçaktan da gitme! bak, güneşe yakın uçarsan, balmumu erir, kanatların düşüverir sırtından! denizlerde boğulursun!’’
.. her ikisi de bir kuş gibi havalanmıştı, giritliler şaşkınlık içinde arkalarından bakıyorlardı. ikarus uçmaktan öyle zevk almış ve güneşe o kadar hayran olmuştu ki, babasının öğütlerini unutmuş, yükseldikçe yükselmiş, kendini her şeyin üzerine çıkararak, her şeyi bilen ve gören güneşi daha yakından görmek istemişti.
babasının sözünü dinlemedi ve tutkusuna yenik düştü genç ikarus. babasının yarattığı ve sırtına balmumuyla tutturduğu kanatlarla havalanıverdi, yükseldikçe yükseldi, güneş e doğru uçuyordu, ışığın, ısının olduğu yere…
bu yükseklikte başı dönüyordu ama olsun! hiç kuşbakışı görmemişti dünyayı!
dünyanın ilk uçan adamıydı o!
oysa babası haklıydı: güneşe yakın uçtukça balmumu erimeye başladı, kanatları koyverdi onu, ege’nin mavi sularına gömülüp gidiverdi genç… bir kurşun gibi denize düşüp, boğulmuştu.
sonsuz denge içerisinde yüce bir güce karşı gelen bilgisiz tutku, onun bu sonsuzluk karşısındaki değersiz hayatına mal oldu. ama onun öyküsü kendisinden sonraki zaman dilimleri için önemli bir basamak oluşturdu. bize kusursuz ve tamamen bir özgürlüğün imkansızlığını gösterdi. ve aslında hikayenin geride saklanan bilgisini de verdi, yükselmek herkesin içinde vardı, ve imkansızı istemenin sonu her zaman batmaktı. anlayana!
bu yazı usanmadan kusursuzu arayan warwy‘e ithaf edilmiştir.
0 yorum:
Yorum Gönder