30 Nisan 2007

ikarus ve kusursuza dair..

daidalos tanrı heykelleri yapan, becerileri şöhretine şöhret katmış bir heykeltraştı. o sıralarda yeğeni talos meslek öğrensin diye çırak olarak yanına verilmiş, gel zaman git zaman en az dayısı kadar mesleğinde ilerlemişti.

bir gün testereyi icat etmiş, bu aletin keşfi, “boynuzun kulağı geçmesi” gibi onun dayısını bu sanatta geri bırakmasına yol açmıştı. bu duruma tahammül edemeyen daidalos kıskançlığına yenilerek şeytana uydu ve yeğenini akropol’den aşağıya atarak öldürdü. bunun üzerine daidalos sürgün ile cezalandırıldı ve girit ‘ e gönderildi.
girit kralı minos, daidalos’un yaptığı sanat eserlerinden etkilenmiş , onu himayesine almıştı. o dönemlerde üst yarısı boğa, alt yarısı insan şeklinde olan minotauros adlı bir canavar, pek çok can ve mal zararına yol açmış, ancak kimse bu yaratığı hapsedecek bir zindan yapamamıştı. daidalos öyle bir labirent inşa etmişti ki, minotauros bu labirentten çıkamamış, burda hapis kalmıştı. zamanla bu yaratığa yem olarak, theseus adlı bir delikanlı gönderildi. bu gence kralın güzel kızı gölünü kaptırdı ve labirentten çıkmasına yardımcı olması için ona bir ip verdi. delikanlı çıkışı bulmak için arkasından saldığı iple birlikte bu yaratığın yanına giderek onu öldürmüş, sonra da labirentten çıkmayı başarmıştı. bunu öğrenen kral minos çok öfkelenerek, daidalos’u hapsettirdi.
daidalos’un girit’te bulunduğu sıralarda bir çocuğu olmuş, bu çocuğun adını “ikarus” koymuştu. daidalos, oğlu ikarus ile birlikte hapsedildiği labirentten tek çıkış yolunun gökyüzü olduğunu düşündü. her ikisi için de kaz tüyünden geniş kanatlar yaptı. zamanı geldiğinde, bu kanatları takarak gizlice havalanırken ‘’çok yüksekten uçma nolur’’ dedi daidolos oğluna…
‘’çok alçaktan da gitme! bak, güneşe yakın uçarsan, balmumu erir, kanatların düşüverir sırtından! denizlerde boğulursun!’’
.. her ikisi de bir kuş gibi havalanmıştı, giritliler şaşkınlık içinde arkalarından bakıyorlardı. ikarus uçmaktan öyle zevk almış ve güneşe o kadar hayran olmuştu ki, babasının öğütlerini unutmuş, yükseldikçe yükselmiş, kendini her şeyin üzerine çıkararak, her şeyi bilen ve gören güneşi daha yakından görmek istemişti.

babasının sözünü dinlemedi ve tutkusuna yenik düştü genç ikarus. babasının yarattığı ve sırtına balmumuyla tutturduğu kanatlarla havalanıverdi, yükseldikçe yükseldi, güneş e doğru uçuyordu, ışığın, ısının olduğu yere…

bu yükseklikte başı dönüyordu ama olsun! hiç kuşbakışı görmemişti dünyayı!
dünyanın ilk uçan adamıydı o!
oysa babası haklıydı: güneşe yakın uçtukça balmumu erimeye başladı, kanatları koyverdi onu, ege’nin mavi sularına gömülüp gidiverdi genç… bir kurşun gibi denize düşüp, boğulmuştu.

sonsuz denge içerisinde yüce bir güce karşı gelen bilgisiz tutku, onun bu sonsuzluk karşısındaki değersiz hayatına mal oldu. ama onun öyküsü kendisinden sonraki zaman dilimleri için önemli bir basamak oluşturdu. bize kusursuz ve tamamen bir özgürlüğün imkansızlığını gösterdi. ve aslında hikayenin geride saklanan bilgisini de verdi, yükselmek herkesin içinde vardı, ve imkansızı istemenin sonu her zaman batmaktı. anlayana!

bu yazı usanmadan kusursuzu arayan warwy‘e ithaf edilmiştir.

i need your loving like the sunshine

sabah aramak geldi içimden seni
içimden aramak geldi seni
ama içimde hat kesikti
aramak geldi seni içimden
hah oldu
neden deme bana
bilmem
ama aramadım
belki onun içinden cevaplamak gelmiyordur dedim
ne mi diyecektim
hiç
kokunu duydum uyurken diyecektim
beni çalıyorlardı rüyamda
korktum çalınmandan diyecektim..
işe geldim ve bir yazı yazdım sana
-çok uzun yaw okudum birazını
yok kasma sen
kalsın
kasmaktan hoşlanmam..
-işim var biraz ondan öğle arasında bakarım
peki ben de öğle arasında severim seni
işim var..
..
change your heart, look around you
change your heart, it will astound you
i need your loving like the sunshine
and everybody’s gotta learn sometime
everybody’s gotta learn sometime
everybody’s gotta learn sometime

ben çocukken..

ben çocukken naftalin ve küf kokusu vardı odamızda, odamız diyorum çünkü babaennemlerin evinde tek bir odada yaşardık üç kişi, annem, babam ve ben. sonra arada kalmışlığın tadını ilk orada yakalamışken birşeylerden kaçarcasına anneannemlere taşındık, annemin bilezikleri vardı önceden ama onları babanemde bırakmıştık kaçarken, hem para ne işine yarardı ki bu küçüçük kızın, umursamamıştım..

benim defter kaplarım, komşu kızlarının kaçırıp gizli köşelerde yediğim kokulu silgileri, her sonbaharda kurulan soba ve isli boruları içinde büyümüş, sokakta koşturmaktan kapkara olmuş minicik bir kızdım..o zamanlar dut ağacı daha kesilmemişti karşıdaki binaların olduğu yerden, altında piknik yapardık hava güzel oldu mu. sokaktaki çeşmelerden su içerdik, bisiklete binerdik, çimenlerde yuvarlanır, uçurtma uçururduk..

demir beşikler vardı bebekleri sallamak için, benimkini en son kız kardeşim gördü, erkek kardeşime yetişemeden hurdacıya satılmıştı mavi ve gıcırdayan koca beşik.

sonra arka bahçemiz vardı, soğan, domates ekerdik taa ki babamın tavuk - horoz yetiştirme sevdası tutana kadar.

karşıki komşunun evi tek katlıydı, çatısının yamacına kırlangıçlar yuva yapmıştı, bize niye yapmıyorlar diye üzülürdüm, hem camın pervazına ekmek de ufalardım ama gelmezlerdi. hem sonra bizim zamanımızda yumurta tavuktan, süt inekten gelirdi, marketten değil…

sonra ben ilk ilkokulda bitlendim, hemen saçlarımı kestirmişlerdi, aligarson. bir kızı en çirkin ancak bu saç biçimi gösterebilirdi, başkası değil. ama o kısa saçlarla pazardan alınan turuncu takunyalarımı giyip, sokakta tak tak diye koşturduğumu unutmuyorum. takunyalar olsa da olmasa da en hızlı ben koşardım. sonra yekke yekkeler çıktı, lastikleri ayaklarımızı sıkar kaşındırırdı, ama herkes giyerdi.

evlerde çevirmeli telefonlar vardı o zamanlar, komşu üstüne kilit taktırmıştı ama bizim hiç öyle sorunlarımız olmadı. çünkü tanıdıklarımız bize hep yakındı, uzaktaki eniştem ve teyzeme de mektup yazar, bayramlarda kart atardık.

ben ilk okulda bayağı bir başarılıymışım, bana “cin ali okulda” kitabını hediye etmişlerdi doğum günümde, demek ki bir ayda öğrenmişim okumayı. ben o kitabın sayfalarını çevirir, cin alin’in yakışıklı olup olmadığını düşünürdüm. hani biraz kilo alsa belki suratına bakılabilirdi.. fiş defterimdeki ali de oydu, aslında ilk bir kaç ay tek arkadaşım ali idi, sonra nasılsa unuttum onu.

sonra benim ilk bisikletim mavi bir pinokyoydu, bmx istemiştim ama babam tutmuş bunu getirmişti, bu basit ama güzel şeyi. bizim sokağın dışına ilk bu bisikletle çıktım ben..

okulum eve yürüyerek yarım saat uzaktı, ama yolun üzerindeki çömlekçi ismail abi’ye uğrayıp çamurdan harikalar yaratmasına takılırsam en az bir iki saat geç kalırdım. rahmetli ismail abi, annemin uzaktan akrabası, huzur içinde yatsın.. bir de ben annemin kuzeni ayakkabıcı zafer abi’nin dükkanını seviyordum, boyayla karışık bir uhu kokusu başımı döndürürdü. o zamanlar ayakkabılarımız eskir, yırtılır, biz diktirirdik, senelerce dayanırdı..

sonra.. sonra bunlara ne mi oldu. dediğim gibi çömlekçi ismail abi öldü, ben ayakkabıcının önünden geçerken bile uğramaz oldum, bitler bitmişti, saçlarım uzamış, üniversiteyi kazanmıştım.

hatırasınız artık hepiniz, attığım kartpostallarla uzaklara taşınmış birer küçük hatıra.

leke

güneş lekeli bir kadınım ben, arzuladığın yerden içeriye kurumuş. birinden bir ötekine savrulurken, teni parça parça olmuş bir kadın. herkes sever de ben sevemez miydim ki? sevdim mi ki? sevdim de ne oldu?..
biliyor musun? ben tüm sevgililerimi aldattım. … …
bedenimden ilk nerde vaz geçtiğimi unuttum bile ve o zamandan beri hissedemedim bedenimi.
derinimde, en derinimde hala gerçekten sevebilecek bir kadın olduğunu düşünüyorum. hayır.. beyaz atlı prens felan beklemiyorum.. sadece.. tüm sevdalarımı unutturan tek bir aşk istiyorum. ya da aslında hiç. hiç çünkü.. zaten.. hiç birinin adını bile hatırlamıyorum.
az önce bir film izledim, sonra bana ağır gelen başımla yatağıma yattım.. ama uyuyamadım. duvardaki poster üstüme üstüme geldi, karanlıkta onu biri zannettim,korktum, koşarak kaçtım, yazılara sığınıyorum. işte yalnız olmak böyle bir şey demek istiyorum. yazıyorum..
kafamda binlerce soru dolaşıyor. hani dışardan baksan mal mal oturuyorum, ama aslında fan yetmemiş beynim ısınıyor. kanepeye uzanıyorum, seni hatırlıyorum. sen bana beni özledin mi diye soruyorsun, ben sana umrunda mı diyorum.. biliyorum günlerdir umrumuzda değil.
seni o merdivenlerde ilk defa inanarak bıraktığımda aslında kendimle olan savaşımı kazanmıştım. ve bunu sana anlatarak egomla olanı da kazandım. ama yanında gittiğim adam kimdi.. umrumda mıydı.. umrunda mıydık.. bunu hatırlamıyorum.
güneş lekeli bir kadınım ben, muhtelif yerlerini olur olmaz zamanlarda açan, hani bu teşhirden öte sanki kendine güvenmiş gibi..
çok güzel saçlarım vardı eskiden, hiç kimsenin dokunmadığı. senelerce kör gözümle kesmiştim onları. en mahrem yerim güneş lekelerimi örtmek için uzadı.. uzadı saçlarım..
sence? bir kadının en güzel yeri güneş lekeleri midir? yoksa saçları mı? ya da senden farklı ve gizemli olan her yeri mi? o zaman neden ama neden sadece bir yeri hatırlayarak diğerlerini unutuyorsun? ben biliyorum, bir kadının en güzel yeri, inadına güneş lekeleridir. çünkü orası kadının en gizlisidir. aslında en ortada, en aşifte, en yakın, en bilindik ama en güzel.
bir kadının güneş lekeleri ya da en azından benim güneş lekelerim omuzlarımdır. en unutulmuş ve en ben omuzlarım.

köşe

alakasız bi film izlerken gözleriniz dolar. ilk kez dinlediğiniz bir şarkıda bir şeyler duyarsınız, boğazınızda bir şeyler düğümlenir. aklınıza eskilerden bir arkadaş gelir. şimdi tırtın önde gideni olmuştur, hayatın içinde kaybolup gitmiştir. sonra bi düşünürsünüz, size de aynısı olmuştur. eski bi sevgiliniz vardır, gitmiş olması önemli değildir, her ne yaşandıysa eskide kalmıştır, bugün o dönse, ya da bir başkası olsa aynı şeylerin yaşanmayacağını, bitenin ilişki değil sizin içinizde bişeyler olduğunu bilirsiniz. o kadar sıkılırsınız ki biraz daha sıkılsanız öleceğinizi hissedersiniz. odada nefes alacak hava kalmaz, sigaranın yardımıyla nefes alırsınız. sonra alakasız bi film izlerken gözleriniz dolar. ilk kez dinlediğiniz bir şarkıda bir şeyler duyarsınız, boğazınızda bir şeyler düğümlenir. aklınıza eskilerden bir arkadaş gelir…
(epi‘den)

sonra hemen bir şarkı açarım, bin kere dinlemişimdir, bin kez daha dinlerim.
kendimi tanıdığımdan tüm eski telefonları..adresleri silmişimdir, ulaşamam.
kendi kendime kavrulurum. sonra keşkeler gelir..sonra iyi ki ler..
kısa zamanlarda atlattığım ama bana yine dönüp gelen hisler bunlar.
sigara içmiyorum.. işte tam bu köşelerde durup bir sigara yakasım var. dönüp arkama bakasım, durup izleyesim.. hayatın köşeleri.. dönüp yoluna devam edeceksin, etmelisin.

ama bu sefer içimde rahat durmayan kurt yolun karşısına geçmek istiyor, saçlarımın rengini değiştirmek yetmiyor.

ağlat beni

koza

her sabah saatimi yedi buçuğa kursam da sekiz buçukta kalkıp alel acele evden çıkmayı seviyorum. bildik yollar, yüzler; tanımasam da her sabah aynı caddede gördüğüm genç kadınlar, adamlar, dilenci.. her gün aynı pastaneden bir tane zeytinli açma alıyorum, pastaneye girince adam gülümsüyor ve hemen içeriye gidip kağıda bir tane açma sarıyor, patetesli değil, benim sevdiğim zeytinli olanlardan. poşet istemediğimi bilmiyormuş gibi bir de her sabah poşet ister misiniz diye soruyor, poğaçalar da sıcak, fırından aldım şimdi, afiyet olsun. ben de fiyatını bilmezmiş gibi elli kuruştu öyle değil mi diyorum. seremoni gibi.

bu sabah şekerli börek istedi canım, nasılsa maaşa az kalmıştı, biraz para harcasam sorun olmazdı. böreği evin oradaki börekçiden almış, aynı caddeden aynı yüzleri göre göre işe gidiyordum. zeytinli açma aldığım pastanenin önünden geçerken börek almış olmanın suçluluğuyla içeriye baktım belli etmeden. tezgahın önünde müşteriler vardı, pastaneci beni göremezdi, hızla köşeyi döndüm, derin bir nefes verdim, rahatlamıştım. pazartesi günü zeytinli açma almaya gidince yüzüm kızaracak, pastanecinin suratına bakmaktan korkacaktım, hani sanki nerdeydiniz geçen gün, yoksa canınız açma istemedi mi diyecekmiş gibi.

senelerdir aynı semtte oturuyorum. birkaç kez başka yerlere taşındım, denedim ama olmadı, rahat edemedim. küçük bir şehirde doğup büyümüş olmanın verdiği sahiplenme ve sahiplenilme duygusu olsa gerek diye düşünüyorum. sen kalk küçüçük şehrinden okuyacağım diye kaç, sonra yine kendine küçük şehirler yarat.. bazen kendimi anlamıyorum, hatta çoğunuzu anladığım kadar bile anlamıyorum.

her gün aynı şeyi yesem, her gün aynı şeyleri yapsam, aynı şeyleri giysem, aynı şeyleri izlesem, aynı.. şey.. ben.. uyuşmuş gibiyim, hele bacaklarımın uyuşukluğu anlatılamaz. sizin zamanınız akıp gidiyor, arabalarınız yolda hız yapıyor, güneşiniz doğup batıyor ama ben duruyorum. ben yürüyünce de iki yanımdan nehir gibi akıyorsunuz ama ben bu filme giremiyorum.. benim filmime giremiyorsunuz.

dün pastanedeki adam zeytinli açmayı sararken kağıdın içine bir tane de peynirli küçük bir poğaça atmış, hani yaşlı başlı bir adam olmasa başka bir şey düşünürdüm, sağolsun. böyle insanlar kalmadı azizim dedim içimden ve utandım. bu sabah belki de o yüzden canım şekerli börek istedi. her sabah gelip tek bir açma alıyor, midesine farklı bir şey girsin bari diye mi düşündü yoksa o da benim gibi yüzleri bildik, tanıdık bir çevre mi oluşturmaya çalışıyor, bilmiyorum.