28 Ağustos 2008

msn filozofları

Anlık ileti konuşması sırasında hiçbir zaman parolanızı veya kredi kartı numaranızı vermeyin.

1 Numaralı Şişe:
hey dude c’mon
soy un perdador:
hım?
1 Numaralı Şişe:
let’s hoppidi huppidi sosyoblog
soy un perdador:
yok orda bişi
1 Numaralı Şişe:
biliyorum bir şey olmadığını
1 Numaralı Şişe:
bir şey olduralım diyorum zaten
soy un perdador:

1 Numaralı Şişe:
ben gülüyor muyum ha ? gülüyor muyum ben ? gözlerime bak ve cevap ver gülüyor muyum ben ?
soy un perdador:
ne farkeder ki?
1 Numaralı Şişe:
hmmm güzel soru
1 Numaralı Şişe:
bence de farketmez
1 Numaralı Şişe:
ahanda bak şimdi de güldüm
1 Numaralı Şişe:
ama aslında bilgisayar karşısında yüz kaslarımı oynatacak halim yok
soy un perdador:
boşşer gül, kasmayalım
soy un perdador:
aynen
1 Numaralı Şişe:
gülerken gülmüyor ya da gülemiyor olmak da ayrı bir internet sahteliği tabi
soy un perdador:
yoksa halim olsa bu tatil öncesi akşamı nette işimiz ne
soy un perdador:
evet
soy un perdador:
bunları konuşup bence sosyobloğa pasteleyelim
soy un perdador:
haha
soy un perdador:
bliss ve saten’le açık oturum
1 Numaralı Şişe:
kayıtta mıyız ? diyalog örneği mi vericez sosyoblog’a
soy un perdador:
evet
1 Numaralı Şişe:
(bu sefer cidden güldün bak (: )
1 Numaralı Şişe:
ben güldüm
1 Numaralı Şişe:
yanlış yazdım
soy un perdador:
ben de mandalina soyuyorum ne var
soy un perdador:
evet hastalanmamamın sırrı şapırt şupurt mandalinaları
soy un perdador:
(araya reklam da aldım ohh miss)
1 Numaralı Şişe:
mandilana soymak da bir internet sahteliği
soy un perdador:
evet o da sahte
soy un perdador:
aslında there is no mandalina
1 Numaralı Şişe:
komşuda pişip bana düşüyor mu ? hayır. o zaman ne anlarım ben mandalinadan
1 Numaralı Şişe:
beyaz tavşanı takip et saten
soy un perdador:
ben her yazıştııma soruyorum abi
soy un perdador:
sana da soyıyım mı diye
soy un perdador:
ama cvp vermiyolar
1 Numaralı Şişe:
verseler ne değişecek ? this is matrix you know
soy un perdador:
yes guy
soy un perdador:
aha çekirdekli çıktı
soy un perdador:
ben sormaz mıyım bumanava
soy un perdador:
neyse
soy un perdador:
ne diyorduk
soy un perdador:
msndeki gülüşler yalan dostum
1 Numaralı Şişe:
yalan tabi
1 Numaralı Şişe:
internetteki komiklik de yalan
soy un perdador:
evet abi
1 Numaralı Şişe:
nice insanlar gördüm yazı yazmaya gelince komik kumik yazan da konuşamayan
soy un perdador:
ben böle çook bi adam tanıyorum alayına komik
soy un perdador:
aslında iyi biri, muhabbeti de iyi
soy un perdador:
açılması lazım ama reelde, tutuluyo
1 Numaralı Şişe:
öyle deme belki iyi biridir
soy un perdador:
özünde iyi biri evet
soy un perdador:
bi de internetin şeysi var
1 Numaralı Şişe:
hiiii ne ayıp
soy un perdador:
internet ortamlarının adamları var
soy un perdador:
böyle internet kralları
1 Numaralı Şişe:
aaa evet evet
soy un perdador:
adam internette kral..
soy un perdador:
ama gerçekte afedersn bi tarafıma kaş göz çizmesem de daha güzel adamdan
1 Numaralı Şişe:
sorsan arkadaşı yoktur etrafında ama msn’e bi girsin bir ton
1 Numaralı Şişe:
” kanka ”
soy un perdador:
evet yıh
soy un perdador:
ölümüne gankayız
1 Numaralı Şişe:
aynen o şekil işte
soy un perdador:
msnde de bi sürü sevgilileri var bu tiplerin
soy un perdador:
herkese aşkım bebeem felan diyo
soy un perdador:
herkese web cam açıyo felan
soy un perdador:
ama adam normalde odun
soy un perdador:
neyse.. sinirlendim otuduum yerde
1 Numaralı Şişe:
evet. bende de webcam var ama kullanmıyorum. ne gereği var ? bildiğim zât zaten beni görüyor yeterince daha fazlasını gösterip de niye baydırayım ? görmemiş olan da bi zahmet gelsin görsün yani. web cam şeytan icadıdır diye fetva verilsin istiyorum. ya da rtük web cam’lere de el atsın bi zahmet.
soy un perdador:
ben geçende annemle görüştüm , öle deme be
soy un perdador:
bazen işe de yarıyor
1 Numaralı Şişe:
ya orası ayrı
1 Numaralı Şişe:
annenden uzaksın , görmek ister vs.
1 Numaralı Şişe:
ben annemin dibindeyim
soy un perdador:
ama harbiden süslenip web cam karşısına geçen tanıyorum ben
1 Numaralı Şişe:
yan odadan msn’e giriyor bazen. web cam mi açayım ?
soy un perdador:
tsısı
1 Numaralı Şişe:
bir de web cam’de soyunan hatun arama hadisesi vardır ki ” stir mi up ” diyesi geliyor insanın
soy un perdador:
ona bişi diyemicem, onların erkek versiyonları da var
soy un perdador:
tebrik ediyorum kendilerini burdan
soy un perdador:
görüntülerine net üzerinden uyduyla dünyayı dolaştırdıkları için
1 Numaralı Şişe:
bakma sen internet iyi olduğu gibi yayarsan her yere saçma sapan sonuçlar da doğurur. yakınlık derecesini vermek istemediğim bir akrabamı ” sanal sex ” muhabbetini yaparken yakaladım ben. hayır yani nedir olay ? sevişmek dendiği zaman çoğu yalan olsa da şöyle bir genel yargı vardır ” sevdiğim insanla olmasını tercih ederim “. peki sanal sex’in yeri nedir burada ? ben biraz bu konuya değinmek istiyorum. günümüz toplumunda herkesin diline pelesenk olmuş ” cinsellik benim için ikinci planda hatta üçüncü planda ” lafı artık yerini ” sanal sex benim için ikinci hatta üçüncü planda ” şekline bürüyor yavaş yavaş. compact disklerimizi kötü işlerimize alet etmemek gerek bence. oradaki delik küçük olsa da kaygan değil içine girmemek gerek. bunun yanı sıra bu tür abazanları google earth uydudan yakalıyıp deşifre etsin. ben bir kaç abazan tanıyorum böyle google yetkililerine sesleniyorum koordinatlarını verebilirim.
soy un perdador:
evet, trübünlere oynayan yazarımız bliss son bombasını da patlattı
soy un perdador:
canımız blissimiz sen çok yaşa
soy un perdador:
neyse
soy un perdador:
eski bir dostla geçende kolpadan mesajlaştığımız konuyu aynen yazıyorum
soy un perdador:
ben kadınlar beğenilmek ister dedim o da erkek de tavlamak ister dedi
soy un perdador:
sence bu duygularımızı böyle yaparak tatmin ediyor olabilir miyiz
soy un perdador:
insanlar artık açlar böyle duygulara ve aldıkça daha çok isitiyorlar
soy un perdador:
ayrıca arz talep ilişkisi dendi, isteniyor ki prim yapıyor hem artık etik de kalmadı
soy un perdador:
ha msnden tanımadıın birine kamera açmak ha arkadaşlık sitesine kaydolup en cool resmlerimizi yayınlamak
soy un perdador:
karşı olmama rağmen ben bile bulaşıyorum bazen böle şeylere
1 Numaralı Şişe:
valla bana kalırsa insanın hayatında tek kişi olmalı ve hayatında biri varken de başkalarına caka satmamalı beğenilmeme kaygısı yüzünden. sevgiye aç kaldık ve bunu böyle yapan da biziz. bunun yanı sıra internetten kendini beğendirme (kadınlar açısından) ya da internetten birinlerini bulma (erkekler açısından) delinin birinin kuyuya taş atması diğerlernin de bunu takip etmesi sorunsalı ile aynı
soy un perdador:
beyaz atlı prensler tedavülden kalktığından beri böyle
soy un perdador:
herkes potansiyel sevgili sanki artık.. neyse ya banane
soy un perdador:
takılsın gençler, köretsinler duyguları, aşkı, bitsin herşey, öldürsünler
bitsin herşey, öldürsünler
1 Numaralı Şişe:
bazen anne babamı kıskanıyorum biliyor musun ?
1 Numaralı Şişe:
belki de en güzeli onların yaşadığı ya da onun bunun annesinin
1 Numaralı Şişe:
beğenilme ya da beğenilmeme gibi kaygıları yok, zaten birbirlerine sahipler, flört dönemleri de öyleymiş
1 Numaralı Şişe:
ne bileyim ben, babam anlatır ben dinlerim, toplum yapısı , bakış açıları çok değişmiş
1 Numaralı Şişe:
babama göre o zamanlar biri uzun ilişki yaşayacak birini bulunca marifet olurmuş çünkü o dönemlerde bir kızı öpmeyi bırak elinden tutması bile zormuş değer yargıları yüzünden.
1 Numaralı Şişe:
öyle der hep.
1 Numaralı Şişe:
şimdi ise bir erkeğin ” bilmem kaç kere aldattım ” , ” bilmem kaç kızı idare ediyorum ” demesi
soy un perdador:
benmkiler 2 sene nişanlı kalmışlar, görüşemiyolarmış bile
1 Numaralı Şişe:
bir bayanın da ” şu kadar erkekle çıktım ” ” benimkinin şu kadar parası var ” demesi marifet oldu
soy un perdador:
ay içim karardı
soy un perdador:
aldatılışlar geldi aklıma
soy un perdador:
topumuzun köküne kibrit suyu
soy un perdador:
pfs
1 Numaralı Şişe:
aldatışlar
1 Numaralı Şişe:
aldatılışlar
1 Numaralı Şişe:
pek bi fark yok
1 Numaralı Şişe:
ben ikinci şıkkı yaşadım 3 kere
1 Numaralı Şişe:
hatta ilki çok fenaydı
1 Numaralı Şişe:
filmlere konudur genelde aldatılmak denince
1 Numaralı Şişe:
neyse
soy un perdador:
insan neden aldatır ayrı bir konu
soy un perdador:
evet neyse


09 Dec 2006

çok da fifi

daha soğuk ve kabuslardan geç kalmışlığa uyandığım bu sabah
cümle başındaki büyük harflerden sıkıldığımı farkettim
düz yazı ne kadar kurallıysa
şiir de o kadar özgür
ve sırf bu yüzden gözlerinizi daha fazla yoracaksınız benim için
yazılarımı kendi anlamınızla yoğurun istiyorum
ve evet burada entry yazma kuralları geçerli değil
ve bu yazının başında resim de yok
ve bold yapıp gözünüze de sokmıyacağım

gece bağlı değilim hiç bir sanallığa
interneti bıraktım telefonunu bile kapatanlardanım
radyo dalgalarını engelleyemiyorum ama en azından uyurken özgürüm
yoksunuz hiçbiriniz
ve ben..
ve ben arkamı döndüğümde beni sırtımdan bıçaklayacak yazı kardeşliği istemiyorum
size güvenmek ve rahat rahat uyumak istiyorum
kimin neden nerde olduğunu
herkes
anlatmadan anlasın istiyorum
beyaz ın psikopat tiplemesi gibi çok şey istiyorum biliyorum
ama bunlar imkansız değil
dün tiksindim kendimden ve kendime ayar verdim
biz buna türkçe de öz eleştiri diyoruz
kaçımız bunu yapabiliyoruz
hangimiz histeri krizlerimizle başa çıkabiliyoruz
söyleyin aranızdan kimin komik olmak gibi bir takıntısı yok
kim prim yapmak için aslında kabul etmediği halde
evet öyle demedi..
biraz ara veriyim de gülümseyelim hep beraber
cümlenin anlamı yumuşasın
smiley koyalım buraya
ve bu arada kendinize yalan atın
hayır ben böyle değilim deyin
ben de bu arada enter a bir daha basıp paragraf yapayım
yapayım da konu kapansın

yorgunum
sanal ortamın planlı yaratılmış sansasyonları yordu beni
yaz da değil bisikletimi alıp kırlara kaçamıyorum
insanoğlu bu sürekli birbirini kıskanıyor
bekliyorum ne zaman biri bana hakaret edecek diye
yok yok çekinmeyin edin
sizin egonuz tatmin olsun
ama unutmayın ben pırlantayım
ve sizin attığınız çamur bana değerimden bir şey kaybettirmez
ve yazdıklarınızı editlerim
ve hatta imha ederim
ne kadar .. ne kadar.. ne kadar neyse işte
bir insanım öyle değil mi
merak etme ey uçurulan yazar
bana hakaret ettiğin için uçurmadım seni
sözlük kurallarına karşı geldiğin için banladım
yoksa gel yüzüme söyle aynı şeyleri
güler geçerim
yeter ki senin egon tatmin olsun genç
kendine güvenin gelsin
yoksa bana göre sözler uçar gider
esas olan benim
kalıcı olan da..


01 Dec 2006

sözlük demleri

en baştan başlamak ve her şeye nane olmak hiç istemiyorum..sözlük alemlerine girmekte geç kalmış ama kısa zamanda bir klanın biryerlerine gelebilmiş biri olarak, en çok tanıdığım sözlükleri irdelemek isterim.
bir yıl yazar alımları başlasın diye beklemiştim ekşi sözlüğü ve bu durumdan sıkılmıştım ki tesadüf eseri gecenin bir yarısı baktım yazar alınıyor ekşiye, hemen atladım ve entrylerimin sayısı ilk sene üç basamaklı sayılara ulaşamadı. çünkü ben sözlüğü okumayı seviyordum. yazacak bir eksik de bulamadım çoğu zaman, yazmaya kalktığım zaman da baştan aşağıya okumak, ortamla aşık atacak cümleler kurmaya çalışmak, tanımadığım bu yerin tutmak için aradığım nabzını bulamamak beni hep yordu. öğrenimim ve işim gereği bildiğim şeyleri yazıp durdum. pek de bulaşmadım yok muhabbetmiş yok zirveyemiş, asosyal bir suser olarak kaldım.. işte bu nedenlerden de sözlüklerin duayeni hakkında söyleyebilecek pek bir şeyim yok. ama etrafta onlar için söylenenler beni hep şaşırttı. insanlar gözlerinde o kadar büyüttüler ki, ekşi’de bir entry bile yazabilmek için kimbilir neler vermezdiler(!). saçma! ekşiyi bilgi birikimi olarak büyütmeli sadece, ne ararsam var (kondansatör olayını bilen bilir) ve bu beni mutlu ediyor. artık herhangi bir yerde de suser olduğumuzu söylemekten çekinir oldum, insanlar kocaman gözleri ve açık ağızlarıyla “hadi ya, ekşide yazar mısın, süper, ben nasıl olabilirim, bi kıyak geçsene” dediler, ne diyebilirdiniz ki. bir de “aa ben de yazar oldum bir ara ama hiç yazmadım, şifremi de unuttum” cular vardı, bunlara da en fazla “hadi ya, kötü olmuş” diyebildim.
neyse.. netsözlükle devam ettim sonra, söyleyebilirim ki en çok orada eğlendim. sözlüğün yapı taşlarını tek tek yerine oturtmak eğlenceliydi. klavyede döktüren o parmakların sahibini bir kafede görüp iki çift lafın belini kırmak gerçekten lezzetliymiş. bizim artık ortak bir noktamız vardı, sözlük. netsözlüğü burdan kötülemek değil tabi niyetim ama “balık baştan kokar” demek istiyorum. burda da yönetimin sorumsuz olduğunu gördüm, ne kadar doğru bilemiyorum. sürekli değişebilen bir tutumla birlikte her an alaşağı olabilir yönetim elemanları gözünü korkutuyordu insanın. bir hafta sözlüğe girmediğinizde, dönünce yönetimi tamamen değişmiş ve hatta tanımadığınız ve sizden daha tecrübesiz insanları sizi modere ederken görebiliyordunuz. olmaz, ben bunu görmek istemiyorum, banane dedim.. neyse.. daha sonra hiperaktif bir internet böceği olmamdan ve çok okuyup yazan (evet artık yazıyordum çünkü eksik çoktu) bir gözlemci olmamdan dolayı beni başka yöne çekmeye başlamışlardı, yeni bir sözlüğe..
önce adı kıllandırıyor kolpa sözlüğün, sonra öküz logosu.. noluyoruz diyorsunuz, nerdeyiz? ama bildiğiniz sözlük burası. yazarları da gayet genç, kanları deli akıyor. büyük ülkenin burjuvası olmaktansa küçük kasabanın şerifi olmak işime geldi, hem sözlüğün de abla kadrosu boşmuş.. çağardılar geldim, yerim de hazırdı, arkadaşlar kırmızı halı da sermişler, ben daha ne olduğunu anlamadan başlarındaydım. açıkçası çok daha tecrübeli biriyle oturup konuşmak isterdim, şimdi hocam bizde böyle problemler var, sözlük bu yöne gidiyor, normal di mi diye. ama olsun, en azından kendimize güvenimiz var, yapıcaz, olucak diyoruz her gün birbirimize. problemleri görmezden geliyoruz, olur başlarda diyoruz, gülüp geçiyoruz. ayrıca herşeyi yapmaya o kadar hevesliyiz ki , artık buna maymun iştahlılık mı denir ne denirse, şunu da yapalım tam olsun, bunu da yapalım imajımız olsunlardayız. hatta bazen bu gidiş hızı korkutuyor beni. düşünsenize mevsim kadar kısa bir sürede, sözlükteki herkes beni tanıyordu eli sopalı ayarmatör mod olarak.
hazır sopaya da deyinmişken yazarlardan bahsetmek istedim. yok yok korkmasınlar, laf etmiyeceğim. bu net alemi insanı bir garip yapıyor, onlar da büyülendi, sözlüğe kapıldılar, gidiyorlar. bilgi gerçekten bir güç, kelimeler silah, bunu gördüler. her ne kadar arada yalpalasalar da olacak, biliyoruz. yavaş yavaş demleniyoruz.
sözlük bir oluşumdur, yazar da zamanla pişer. hepimiz pişeceğiz yavaş yavaş, olgunlaşacağız. yazar sözlüğü oluşturur sözlük de yazarı olgunlaştırır. duayenler en başından beri harf harf, kelime kelime oluşturdular bu yapıyı, program yazmadı tüm o entryleri. bir bilgi birikimi oluşturdular, onun üzerine geyik çevirdiler. bir konu hakkında hepsinin bildiği birşeyler vardı ve hepsi farklı şeyler biliyorlardı, onları bütün ve sözlük yapan bu bence. bunun bilincinde olmak, olaylara her açıdan bakabilmek, türkçe’yi doğru kullanmak ve anlaşılır yazmak sizi yazar yapar ama herkes de yazar olamıyor malesef. sedat’ın röportajında söylediği bir lafı var buraya cug oturur hem de yazımı bitirmeme yardımcı olur; “..42 kromozomumuzla dünyada hiç bir benzerimiz yokken tek diyebildiğimiz “yukarda söylenenlerin hepsine katılıyorum” ise bence gereksiz yere yaşıyoruz.”

23 Nov 2006

paranoyak

şu anda telefonum çalıyor
ama korkudan açamıyorum


eski sevgililerim..
numara mı değiştircem her sevgiliye a.q.
takip ediyorlar
yok forumda ne yazmışım
yok bilmem ne
pfpfp
neyse
siktir et
kafam dağınık
..
ne durağanı ne nefesi be
hayatımda kimse yok şu anda
aldattılar da
dövmeye de kalktılar
gitmiyorlar başımdan
hayatımda biri var dedim
yalan attım
konuşmak istiyormuş biri
biri söylediklerimi umursamıyor
ya siktir et
telefon çalıyor..
işteyim..
iş yeri telefonumu açamıyorum
nete giremiyorum
herkes ignorlu
ev arkadaşımı sorguya çekiyorlar
kafam dağınık
afedersin..
eve giderken bakıyorum izleniyor muyum diye
unutulmak istiyorum

unutulmak istiyorum


17 Nov 2006

deepest in me

yine bir ayrılık öyküsü…giden gidene, düşen düşene ve atılan her kurşunla kalbura dönmüş aşklardan biri…

en derinime saklamıştım seni ama ne kadar derin olduğu tartışılır.

seninle bir tartışmamızda kadın mı vericidir yoksa erkek mi almasını bilir diye tartışmıştık da bir sonuca varamamıştık ya… aslında kadın derinlemesine bir canlıdır, hem tensel hem de tinsel. erkek ne kadar verirse alır kadın, verebilirse… işte o zaman, senle bunu tartışırken, bana yorgun gözlerle bayık bayık bakıp, aslında derininde yatan elindeki kumandaya dönme isteğini gördüğümde ne kadar da yüzeysel bir adam olduğunu farketmiştim.

…oysa ki ben o geceki güzel kokan adamın arkasından gitmemek için kendime engel olmuş ve sana sadık kalmıştım. dikenini bana sokup çıkarırken bende monotonlaşmış zevklerine sadıktım…

…oysaki ben suratına kusmak isterdim ama bunu yapmayacağıma dair kendime sözler vermiştim.

ve yine ben… sırf bana arkanı döndün diye uyurken seni boğmak istemiştim.

elindeki o kumandayla içinde bulunduğun anlamsız kompozisyonun bu güzel hava ve tatil gününde daha fazla yer işgal etmesi midemi bulandırıyor ve başımı ağrıtıyordu ve gitmeni istedim. gittin… …


03 Jan 2007

din baskısı ve etik üzerine

tartışma konusu: üniversitelere din dersi getirilmesinin gerekliliği
Saten: dinler tarihi dersi getirilsin bence.
dokuz8lik: Gayet yaratıcı bir düşünce bu. Fakat yine de bu dersin tarafsız gözle verilebileceğine inanmak oldukça güç.
Saten: ilahiyat fakülteleri düzgünse okullar da düzgün olur kanısındayım.
ayrıca din kült.. dersinde taoizm, budizm gibi konular da işleyip dinler tarihi öğreten bir öğretmenimiz vardı, o nedenle savunurum bunu.
dokuz8lik: Evet bu dediğiniz de gerçekleşebilir.
Bu arada din kültür… hocaları farklı dinlere ve o dine inananlara, tanıdığım diğer insanlardan daha saygılılardı. Kendilerini islamla bütünleştirmiş olduklarından sanırım, pek azını kötü niyetli bulduğum olmuştur.
Dinin de amacı sonucunda bir toplum düzeni yaratmaktır. Bu amaçla gönderilmiştir veya yazılmıştır, artık kişi ne kadar inanıyorsa öyle değerlendirir bunu.. Fakat para karşısında günümüzde yoksulun kanında afyon oluvermiş.
Konuyu biraz dağıttım sanırım.. Farklı bir tartışmaya vaktiniz yoksa lütfen cevap yazmayın, anlayışla karşılaşayacağım.
Saten: ben de farklı bir konuyu yazıyım (fazla bilgim olmamakla birlikte, az bilgime dayanan biraz fikrim var): bir arkadaşımla oturuken birden dönüp sormuştu, biri çıkıp dese ki, ben gittim gördüm tanrı yok. ve cidden tanrı olmasa.. neler olabileceğini düşünebiliyor musun. korkutuculuğundan yakındığımız tanrı iyi ki de böyle ceza veren korkutan bir kavram. aslında haklıydı arkadaşım, etik kuralları da bu baskıyla olmamış mıydı?
dinler tarihi öğretilirse inanç (ve etik) büyük ölçüde vicdana kalır, insnların iyi eğitilmesi gerekir. ama direk islamdan(ya da başka bir baskıcı dinden) girerek baskı oluşturulursa cahil kişiler ıslah edilebilir. allah korkusundan, çok şeyden kaçınan insanlar var.
dokuz8lik: İşte bu dediklerinizi düşüne düşüne bir gün Marx’a hak veren birisi olup cıkıyor insan. Gerçekten de bir afyon gibi din denilen kavram…
Fakir insan zenginleri düşündükçe “biz de bu dünyada olmasa da ahirette mutlu olacağız” diyor. Şimdi ona ahiret diye bir şeyin olmadığını birisi söylerse o kişi ne yapar? Benim suçum ne diyerek bir başkasının malına mülküne saldırır. ( Elbette hepsi değil ama yüzde 51i diyelim) İşte bu noktada liberal dengeler sarsılmaya başlar; gelir dağılımındaki uçurumlar ne kadar derinse, o kadar derin bir kaos ortamı oluşur.
Zaman zaman kendimi gayet Marxist düşünürken yakalıyorum, fakat din denilen şeyin “böyle gelmiş böyle gider bu kervan” denilen noktada gerekli olduğu bir kesin. Eğer istenmiyorsa da zaten, kansız devrim olmaz, işler cok zor :D

10 Jan 2007

27 Ağustos 2008

1

bugün bir kadının hayatından bahsediyordu gazetede, bir bloğa hayatını yazmıştı. gün be gün okuyucu kitlesi artmış bloğunun, sonunda da yazdıklarını senaryo olarak satmıştı kadın. bu sene nobel adayı olarak çıkacak karşımıza.

bu bloğu takip ettiğimden beri, buraya günlük muamelesi yapan pek az insan var ve hatta hiç yok aslında. bir senaryo denemesi ya da günlük tutmaktan ziyade; benden geriye kalan olurdu, eğer gazetedeki kadın gibi bir deneme yapsam.

öncelikle işlerim pek yoğun değil, bundan bahsetmek isterim ama özel hayatım çok yoğun. özel hayat denince iş yaşamı özel değil mi ya da ev hayatımın özeli mi kaldı ki diyorum kendime. bir de sosyal hayat kavramı var, işte sosyalleşemiyoruz ya sosyal hayat kuruyoruz bir de kendimize. işte yine bu paragrafın başında genellediğim gibi yoğun olmayan bir günümdeyim. aslında dakika sayıyorum şirketin kapısından caddeye fırlamak için. saatlerce oturmuşluğun verdiği durağanlıktan olsa gerek, yürüyorum.. yürüyorum..

yürürken vardığım her sokak başında eve ne kadar sokak kaldığını hesaplıyorum, durduğum her ışıkta saniyeleri sayıyorum ve tüm bunlar odamın kapısını açıp yatağıma uzanmak için, yatağıma uzanmak ve ayaklarımı uzatmak. sonrası boşluk..

eve gidince kimseyle konuşmak istemiyorum, kimseyi görmek.. bazen oturur bunu düşünürüm, herkesin kendiyle başbaşa kalması gerek. sonra midem kazınmaya başlar, ne yesem diye düşünürüm. düşünmeyle karın doymuyor tabi, mutfakta ne olduğu da önemli. işin burdan sonrası biraz sinir harbi ve hayal kırıklığı. siz çekmecede bıraktığınız bir paket makarnanın ertesi gün yerinde olmamasının nasıl bir şey olduğunu bilir misiniz? ev arkadaşınız makarnanızı kullanmıştır ve yerine de yenisini koymaz. makarna küçük bir örnektir, aslında siz ortalıkta ne bırakırsanız biter hemen. nasıl ev arkadaşlarınız var bilmiyorum ama allah size benim ev arkadaşım gibisini vermesin. eve aç bi aç yürüyerek gelmişim, param yok öğlen yemeği yiyememişim ve evime aldıklarımı da yerinde bulamıyorum. bu saygısızlıktan da öte aslında ev arkadaşımın bana yapıştırdığı sıfatın öz be öz kendisidir: bencillik.

bu aralar kafamı böyle komik durumlar kurcalıyor. bir insana nasıl düşüncesiz olduğunu ve bir asalak gibi size yapışıp yaşadığını anlatırsınız ve tabii bir de onu kırmamanız gerekiyor. ha bir de bunların yanında onu doğruya sevketmeniz ve bu durumu düzeltmeniz gerekiyor.. işim zor.

2

pazartesi..
genelde (yazıya böyle dalasım vardı) fikirler üzerine yazıp düşündüğümden kişiler ve olaylar üzerine yazmak benim için oldukça zor.

ev arkadaşımla nolduğunu merak ediyor musunuz bilmiyorum hatta onu hatırlamıyor bile olabilirsiniz, ben şahsen merak etmiyorum.

şuanda, yazı yazmak istersiniz de hiçbir şey yazamazsınız ya işte öyle bir andayım, size ne yumurtlayacağımı bilemiyorum. bir sürü şey geliyor aklıma hani yazılsa hepsi en cillopundan günlük olur ama hemen uçuşuyorlar aklımdan, hiçbirini tutamıyorum. sabah ne yediğimden başlıyayım mesela (iyi fikir)..

salı..
hafta sonunu film izleyerek geçirdim, sokağa çıkmadan laptop başında.. insan ikinci gün kendini sakat gibi hissetmeye başlıyor, sıkıntıdan olsa gerek ona buna çatmak istiyor. tatillerin ölüm yalnızlığından ötürü pazartesileri seviyorum ama salıları sevmiyorum.

çarşamba..
hiç gitmediğim yerlerine gittim istanbul’un. istanbul büyük bir şehir evet ama gelişmiş bir şehir değil bence. hani geliştiyse de birkaç semti gelişmiş, gördüm ki birçok tarafı hala medeniyet tarafından fethedilmemiş. gündüz vakti çarşı ortasında kendimi tehlikede hissettim, insanlarla konuşmaya korktum.

cuma..
içimde bir yerlerde seni sonsuza dek sevecek biri olduğuna eminim, sessizce sevecek..

pamuk şeker tatlı ve yumuşaklığında aşklar gütmek istiyorum, hep mutlu olmak severken.. buna mani olan kendimim biliyorum ama bunu aramaktan da vazgeçmiyorum. kendimi kandırdığımı senin kadar iyi anlıyorum, kendimi kandırmadan da bunu başaramam gibi geliyor.

uçmak istiyorum, bugün de uçmak.. hiç vazgeçmeyeceğim.

bazen seni düşünüyorum, bazen başkalarını. sonra hiçkimseyi düşünmediğimi varsayıyorum. yani belki de yine kendimi kandırıyorum.

3 - from juba

merhaba .. bu mailimi okuma zamanını tahmin edecek olursam, sana günaydın ;)

evet sabah saat 4.30 .. sabahın köründe bi şeyler yazayım dedim.

neden bu saatte yazıyorum inan çok uzun mesele. ben hala sudan‘dayım. bitecek gibi de değil buradaki işlerimiz. sudan’ın başkenti hartum‘dayım. işin aslı 2 gün önce juba diye bir eyaletindeydim (yıllar süren bağımsızlık savaşından sonra (bence usa nın kışkırtmasıyla çıkan petrol savaşı) kendi bağımsızlıklarını ilan edip eyalet sistemi kurmuş bu jubalı hıristiyanlar. dediklerine bakılırsa savaş sebebleri müslümanlar (hartum hükümeti) bize hıristiyanlığı yaşama konusunda rahat vermediler felan filan (usa böyle bir kılıf bulmuş demek ki). juba diye yazdığın zaman google da bile bir şey çıkmıyor. google earthden bulabilirsin. savaş biteli 4 yıl olmuş burda. eyalet kısıtlı imkanlarıyla kalkınmaya çalışıyor. tabii arada cebini dolduran, halkı sömüren bir yerel halk kesimi ve un var. gördüklerim hem ibret oluyor hem de tecrübe. un ve diğer yardım kuruluşları burayı bir ticaret merkezi gibi kullanıyorlar maşallah. örneğin un juba’da yaptığı bütün yatırımların %50 sini gene juba’dan alıyor!! ortada görünen net bir yardım da yok. (aşağı yukarı şehrin her yerini gezdik) yapılan yardımların da zaten elle tututlur bir tarafı yok. ama en düşük maaşlı un çalışanının bile altında kamyon gibi cipi ve bir jubalı halkından en düşüğü 10 katı olacak şekilde maaşı var. tesislerinde her türlü teknoloji ve imkan var. bu arada jubalı halkın %80 i kamıştan evlerde kalıyor. hani yüzyıllar önceki kabile evleri felan gibi. bina felan yok zaten burda. geri kalan kesimin küçük bir kısmı, elit kesim, kendi yaptırdıkları villa tarzı evlerde kalıyorlar.. geri kalan kesim de sokaklarda yatıp kalkıyor, mevsim böyle bir şeye çok müsait. evet un buraları o biçim sömrüyor. un in alt kolları var bir de: yok yiyecek yardımı yapan, yok hastanelere yardım yapan vs.vs. gibi alt gruplar. bizimle ilgili olduğu için ilgilendiğim unfpa diye bir hastane yardım kuruluşu da juba halkına un bütçesinin ağzını açmış. verdikleri bebek küvezleri ve jinekolojik masaları görünce insanın midesi bulanıyor. 40 yıl önceki teknolojiyi bu insanlara kakalamışlar. bu insanlar da dünyadan bihaber oldukları için bunu son teknoloji sanıyor. taa ki türk hükümetinin hiç bir çıkar olmayan yardım amacı ile gönderdikleri bütün hastane ekipmanlarını görene kadar.
evet burada bu kan emicilerin verdikleri aletlerin yanında hiç bir karşılık beklemeden verdiğimiz aletleri gururla tanıttık bu gün. milyar dolarlık bütçeli un bile verememiş daha önceleri.
evet bütün bunlar olurken olan halka oluyor ama dedim ya ticarethaneye çevirmişler buraları. örneğin gözlemlediğim kadarıyla gene bu kuruluşun yardım ettik diye çeşitli hastanelerden aldıkları resimleri, sanki kendileri yardım etmiş gibi bir üst makamlarına rapor ediyor ve parasını alıyorlar. yani un den bir kesim dolaylı olarak bu halkın üzerinden para kazanıyor.

burada bulunduğumuz süre boyunca sayısız ölüm gerçekleşti. bunların çoğu çocuk. gözümün önünde ölenler oldu. bunları görmek de varmış demek. burada pis bir hastalık var sivrisinekle bulaşan. yapacak bir şey yok. ölüm artık bu insanlar için savaştan sonra bile sıradan bir hal almış. her 3 günde bir hastane bahçesinde feryat figan kopuyor. bunlar tamamiyle imkansızlıklardan oluyor. bütün bunlar olurken hilton‘un tr yi ziyaretinde bilmem kaç milyon dolar harcadığı haberini, seda sayan hanfendinin silikoncu doktorunun onu nasıl mağdur ettiğini, eva longoria nın giyinme dolabındaki yüzlerce ayakkabı olduğu haberini, bülent ersoy un çekimler sırasında 3.000 dolarlık bardağı sinirlenip yere attığı haberlerini midem bulanarak okumak zorunda kalıyorum. burada insanlar çok fakir. bi bakıyorsun acilin önünde boydan boya yatan (yerde) kanlar içinde bir tip, yarı baygın. kimse ilgilenmiyor. bir kez ilgilenelim dedim gene böyle yatan bir hastaya, geçici olarak bi şeyler yaptılar ama daha o bitmeden bir başkası çıktı ortaya, uzun hikayeler.. arkama bakamadım, uzaklaştım. hasta yakınları hep hastane bahçesinde yatıp kalkıyorlar. amerikalı zottiriklerin yaptırdıkları havalandırmasız hasta bakım yatakhaneleri (tek katlı uzun bir koğuş) 40-50 derece sıcaklıkta kokudan yanından bile geçilmez bir hal alıyor. insan bunları görünce yaşadığı ülkenin değerinin bir kez daha farkına varıyor. sokaklar leş gibi, temizleme felan yok. çok az asfalt var. her yer toz toprak içinde. doğru düzgün yiyecek yok. var da lezzetsiz mi lezeetsiz. ağız tadı felan yok bunlarda. yani annemin yemeklerini özledim iyicene.

kıssadan hisse böyle işte buraları ama çok güzel tarafları da var. bi kere havası çok temiz, her yer yeşillik. sağda solda, arada sırada maymun felan görüyoruz ağaçların üstünde. sonra en mükemmeli de nil nehri.
o kadar güzel ki, hele akşamları… cırcır böcekleri eşliğinde nil nehrini izlemek.. bütün yorgunluğu stresi alıyor. güzel bir lokanta var hemen nehrin yanında . arada sırada oraya gidiyoruz. şansımıza geçen gittiğimzde hava açık ve dolunay vardı. ay bütün güzelliği ile nil nehrinin üzerine ışıldıyordu. gecenin ilerleyen saatlerinde hafif sis çöktü nehrin üstüne. muhteşem bir görüntüydü. sonra bi keresinde de güneş tepemizde parıldarken yağmur yağmaya başladı bardaktan boşalırcasına.. çok güzeldi .. sonra çok güzel tropik meyveler var ananas, mango, farklı bir tadı olan muz. çok lezzetli bunlar..

2 gün sonra tekrar juba ya gidicem. uçakla 2 saat sürüyor hartum’dan. uçaklarda bir tavuk eksik, rus yapımı uçaklar. her türlü olmaması gereken şeyleri görüyorsun bu tip uçaklarda, tr ye göre.

tr den uzun bir süre haber alamadık. internet yok, tel yok. dava felan açmışlar, gene karışıyor ortalık.

sana nil nehrinin fotoğrafını yolluyorum …

sen de iyisindir umarım. en son konuşmamızın üzerinden 26 gün geçti. son mesajından sonra (askerdeki mektuplarımı bulduğunu söylediğin mesaj) uzun süre haber gelmeyince heralde çok kötü şeyler yazmışım dedim askerdeyken sana mektupta.. ama sonra hatırladım. tendürek dağı’nın eteklerinden pusuda yatarken topladığım çiçekler geldi aklıma, zarfın içine koymuştum, duruyordur belki hala.. sonra seni özlediğim geldi aklıma o mektubu yazarken… kötü şeyler yazmış olamazdım.. cevap yazıyım dedim ama bırak mesajı aramak bile imkansızdı seni…

daha buradayım. 10 gün felan sonra döneceğim tr ye allah izin verirse…

evet saat 05.25 oldu çok uykum geldi. yatıyım artık. zaten yarı uykulu yazdım bunları da..

tr de yağmur felan yağıyormuş galiba havalar soğuycakmış. tam hasta olunacak zaman. lütfen dikkatli ol..

bir iki tane küçük hediye yollıyayım dedim… mutlu eder ümidiyle .. bir tanesi bahsettiğim gece nil nehrinin resmi..

hoşçakal..

08.04.2008 05:46

4 - to juba

sana da merhaba. ben pek iyi değilim. böyle başlamak istemezdim ama böyle.
evdeki problemler bitmiyor. ev arkadaşım hamileydi, doğurmaya karar vermişti, 4.5 aylıkken düşük yaptı. ikiz kızları olacaktı, çocukların biri 500 diğeri ise 600 gram doğmuş. ben evde yoktum bunlar olurken. kalabalığız biz evde. biri hamileydi işte, diğeri duymuş sesini yardıma koşmuş, kimsenin durumdan haberi yoktu hala da yok. çok üzüldüm, şoktayım. zaten ruh halim pek iyi değildi, eve gitmedim birkaç gün, ben yokken bunlar olmuş, duyunca göz yaşları boşandı gözlerimden. sevgilisi olacak herifin de beş kuruş parası yok (burda neylerine güvenip çocuk yapmaya karar verdiler diyebilirsin), zaten sinir oluyorum dengesiz salak bir herif, elime geçse öldürecektim onu, şimdi tam oldu. kız hamile kalınca allah verir rızkını deyip doğurmaya karar verdiler. adamın işi gücü yoktu, bir iş buldu ya kendini gerçekten adam zannetti, karnında ikizleriyle kızı terketmeye kalktı. beş aylık bebeği almıyorlar malesef. zaten sonradan öğrendik ki 3 aylıkken iki milyar para istemiş doktor kürtaj için, adam parayı bulamadığından aldıramamış bebekleri kızcağız, doğurmaya mecbur kalmış ya da susmaya. hep sustu zaten kız, olanlar yetmezmiş gibi bir de o adamın saçmalıklarına katlandı. kıza nikah yapacağını söyledi adam ama hep erteledi. başlarda bize de midem hasta, yediklerimi çıkarıyorum diye yutturmaya çalıştılar ama iş ciddileşince malesef buna ortak olduk. hiçbir şey yapmasan da susunca ortak olursun bazen bir şeylere.

kızlar ellerinde ne varsa vermişler hastaneye. doktorlar 2 güne ölür bebekler demiş, annenin öleceklerinden henüz haberi yok. “küveze koydular kızlarımı, daha kucağıma alamadım” diyor, iyileşmelerini bekliyor kızlarının. iç organları gelişmemiş bebeklerin, ölümünü bekliyorlarmış, bu durumu da kimse söyleyememiş anneye. belki seneler sonra geçmişe dönüp baktığında, o adamla evelenip o çocukları doğurmaya çalışmam aptallıktı diyecek ama şuanda bunu düşünecek durumda değil anne. kendini anneliğe hazırlamışken, her şeye anne olmak için göğüs germişken birden bire gelen sancıyla bebeklerini kaybetmek benim tasvir edemiyeceğim kadar korkunç olmalı. “iki bebeğin günahına girmeyelim, kürtaj yaptırıp onları öldürmeyelim, allah verir rızkını” deyip de onları böyle kaybetmek insanda derin yaralar açar.

huzura ihtiyacım var biraz. kafam kazan gibi. ne kimseyle konuşmak istiyorum, ne uyanmak..
telefonumun bataryası temazsızlık yapıyor, ondan kapanıyor bazen. lastik geçirdim telefona kapanmasın diye, bana artık ulaşabilirsin. havalar güzel burda, yağmur vardı ama dindi. sineklere dikkat et, kendine iyi bak. görüşme üzere.

5

bazen bir sigara yakmak istiyorum cebimdeki kibriti çıkarıp.

sigarayı bıraktığım güne lanet ediyorum, içmeyeceğim diye kendime söz verdiğim güne de..
üç insan kapkara olan o evden nasıl canlı çıkar diye düşünüyorum sigara içmek isterken, prizlerin bile eridiği o kapkara evden, burnu bile kanamadan..
bir insan, boğazının kesilmesinden son anda nasıl kurtulur diye düşünüyorum ve şükrediyorum.
insan bedenini düşünüyorum, suratı ve boynu baştan sona yarılmış bir adamın kanı üstünde kurumuş dikişlerine bakarken.
..ve insanı düşünüyorum hangi neden, hangi şeytan onu bu kadar dürter de bir adamın gırtlağını kesip bir evi de tamamen yakmaya kalkar diye.

ölümün, doğduğumuz andan beri bize alıştıra alıştıra öğretilip kabul ettirilmiş bir cinayet olduğunu düşünüyorum, bir ceza.
hayatın, domino taşı gibi sıraya dizilip arkasındakinin üstüne düşmesini bekleyen şeyler olduğunu düşünüyorum ister istemez ve burda şey kelimesinden başka bir şey bulamıyorum bunu anlatacak.

..ve böyle anlarda kendime bile tahammülüm yok.

Bu da böyle bir anımdı

Sene 2002 (sanırım), amatör tiyatro topluluklarından birindeyim, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yaklaşıyor(du). Biz de bir şeyler yapalım dedik, mesela bir devlet ya da ssk hastanesinde gönüllü palyaçoluk… O gün sabah erkenden kalkıp hastaneye gittik, 4 üniversite öğrencisi, elimizde renkli tulumlarımız, peruklarımız, boyalarımız…
4 yaşlarında kısa saçlı güzel mi güzel bir kız çocuğu, üstünde siyah bir mont, kafasında kukuletasıyla kenarda oturuyor, asosyalmiş, ailesi yokmuş. Bize dönüp bakmadı bile. Oysa ki palyoçalar güzeldir, renklidir, komiktir demişlerdi.. Hayat ağırdır, yalnızlık acıdır, 4 yaşındaki çocuk kaldıramaz demeseler de orda öğrendik(/m).
12 yaşlarında yine bir kız, yatağa bağlamışlar. neymiş, ameliyat olmuşmuş, delimişmiş, 3 gündür sadece sıvı gıdalar veriliyormuş..muş..muş… Aç bırakıyorlar kızı, elimde çevirdiğim topa elma diye saldırdı (ya da denedi, başaramadı, malum kemerler sıkı).
Biri 13 biri 8 yaşında iki kardeş, bizi görünce türkü söylemeye başladılar. Daha önce buraya zengin insanlar, tv kanalları gelmiş; belki diyorlar (belki) bize üzülürler. Tek istedikleri bir umut ışığı. Parayı sadece iyileşmek için istiyorlar, onlar lösemi.
Yine hasta bir oğlan, hastane masraflarını karşılayamayınca ailesi onu bırakıp gitmiş, yaşı bir elin parmakları kadar; “rüyamda görsem inanmazdım, palyaçolar gelmiş” diyor, biz palyaço değiliz, sadece suratımız boyalı (diyemedim), gülüyoruz. Arkamı dönüp ağladım, önüme dönüp güldüm, niye? Çünkü beni pamuk prenses seçtiler.

Mut

Ben ne bir psikoloğum ne de yaşını başını almış ve her yaşıyla çokça görüp geçirmiş biriyim. Sadece eyleyerek öğrendiklerim var. Bu günlerde de sıkça karşıma çıkan bir mesele bu mutluluk.


İnsanlar sürekli mutluluğu arıyorlar, yok sevgililerde, yok parada, yok başka şehirlerde.. Size bir sır vereyim; mutluluğun asıl kaynağı kişinin kendisidir. Mutluluk hakkında müstarip olduğum noktalardan biri de burası;
..İnsanlar hayatlarına soktukları başka insanlar için “mutluluk kaynağım”der. Bu o kaynaklara, onları mutlu etme sorumluluğu yükler ansızın, o kadar ansızın ki onun artık size ihtiyacı vardır ama siz kaçıp gitmek istersiniz.Oysa ki mutlu olmak ya da olmamak şahsın elinde ve içindedir.Mütamadiyen karşılaştığım bir sorun, genelde insanlar mutsuz (ve hatta huzur ve neşesiz) yaşıyorlar, etmenlerle mutlu olmaya çalışıyorlar; oysa ki tüketecekler hemen, farkındalar. Biryerlere tutunma çabası, illa ki bir şeylere basıp yükselme isteği.. Bir nevi mutluluk vampiri gibi insanlar, nerde mutlu biri var hemen ona yapışıyorlar, enerjisini emiyorlar bencil ve umarsızca. Böyle ortam ve insanlardan arkama bakmadan kaçıyorum, hani ben de mutluluğu bulmuş, üstüme de elbise edinmiş değilim ama beni insanlar değil kendim mutlu edebiliyorum, böyle de olmalı.Bunun tam tersinde de mutsuzluk tiryakiliği var(mış). Evet! Mutsuzluktan zevk alan insanlar varmış. Hani eskiden başınızdan gerçekten üzücü olaylar geçmiştir, oraya takılıp kalmışsınızdır. Fakat insan doğası gereği unutur, unutmalıdır. Yok eğer unutmaz sürekli aynı yerde dönüp durursanız, bunu atlatamazsınız. Her zaman mutlu olmak nasıl imkansız ve anormalse, her zaman mutsuz olmak da imkansız ve anormal ve inanın mutsuz olmak daha zor.
Konuyu çok dağıttım, dallanıp budaklandırdım biliyorum, bir ara toparlarım.
Çok da şahsi olduysa kusura bakmayın, kendimle fazla cebelleşiyorum bu aralar, ondandır.
Bu konuya da şahsi tarafından dokunmak gerekirse, hep eskiye çakılı kaldığımı, birilerini birileriyle karşılaştırdığımı söylerler. Oysa ki ben hep birilerinin mutluluk kaynağı olmaktan kaçmışımdır, çünkü kaynak ben olunca dizginleri tutan da ben oluyorum, koşan atlar da, Sonra vıdı vıdı bik bik.. Kimse de ne mutluluk ne de mutsuzluk kaynağım olmasın, rica ediyorum. Siz de olmayın. Hepimiz mutlu insanlar olalım yekpare, birbirimizi sömürmeyelim.

Atalarımın İzinde Yalın Ayak

Öncelikle bu işe neden girdiğimden bahsedeyim.

Babaannem ben çocukken torunlarına gavurdan nasıl kaçtıklarını anlatırdı, o zamanlar masal gibi gelirdi bunlar bize.
Üniversiteyi Ankara’da okuduğum sırada soyadımın aynı olduğu birçok insanla tanıştım, onların bazıları da göçmendi ama bir türlü bağ bulamadım onlarla aramda. Hatta facebook’ta bir de Yamanerler diye grup açmıştım ama bir sonuca ulaşamadım.

Bu konuyu geçtiğimiz kurban bayramında babama ve babaaneme açtım, onlar da bana kayıp parçayı verdiler, bulmacanın olmazsa olmaz son parçasını; soyadımız değişmişti. Bunu belki de herkes biliyordu sülalede, belki de kimse bilmiyordu, burasını bilemeyeceğim ama benim bilmediğim kesindi. Nihayet nerden geldiğimizi, diğer atalarımızın nereye gittiklerini ve akıbetlerinin ne olduğunu öğrenme şansım doğmuştu.

Babaannemin anlattıkları elbette doğruydu ama bunların gerçek bir bilgi olabilmesi için ispata ihtiyaçları vardı. Göçtüklerinde o kadar çok yer değiştirmişlerdi ki ispatlar için nerden başlayacağımı bilemedim.


Bursa’da uzak akrabalarımız olduğu kesindi, İstanbul ve Konya tarafında da kesinlikle vardı ama bize nasıl akrabaydılar bilemiyorduk, onları tanımıyorduk…

Bizimkiler (tahminimce) 20 ile 40′lı yıllar arasında büyük bir topluluk halinde Türk topraklarına gelmişler (ya da kaçmışlar). Babaannem bir ara Konya taraflarına gittiklerini ama sonra geri geldiklerini anlatır ama sonra vazgeçerek Sakarya tarafına gittik der. Babaannemin yaşından ötürü çok kesin bilgi alamıyordum ondan. Ama bu göçmeler sırasında topluluk yavaş yavaş parçalanmış. Bu bağlamda dedelerimizin babaları veya dedelerimizin dedeleri şimdi İstanbul ve Bursa’da oturan Layiç’ler ile kardeş. Çok çok uzaktan akraba olma olasılığımız yüksek onlarla. Tüm çabam bunları ortaya çıkarmak için. Bunları ortaya çıkarırken de bir sürü hikaye öğreniyorum; nasıl kaçtıklarını, mallarını nereye sakladıklarını, türkülerini, yemek tariflerini…

…Doğru hatırlıyorsam Kırklareli’ne gelince bir gavur karısıyla toprak değişimi yapmış bizimkiler. Oradaki topraklarımızı ona verirler ve onun Kırklareli’ndeki topraklarını biz alırız. Bu arada nüfus kağıdı da almaları gerekmektedir, onu alırken Adem Dedemi övüp ona Yamaner soyadını verirler. Bu soyadını değiştirme nedenini bilemiyorum, bir tür devlet politikası da olabilir. Devlet soyadımızı Türkçeleştirmek istemiştir belki ve belki de biz değiştirmek istedik, bu konuda bir bilgim yok. Neyse… Soyadımız değişir ve Yamaner olur.

Benim bildiğim Adem Dedem var en eski, dedemin babası olur. Bir iki kardeşi daha var büyük dedemin ama onların da adlarını bilmiyorum. Büyük dedem Adem Yamaner (ya da Layiç) en son olarak Kırklareli’ne gelip yerleşir…
Büyük dedem Adem Yamaner’in oğlu (yani benim dedem) Osman Yamaner’in oğlu Kemal Yamaner benim babam oluyor. Yamanerler Kırklareli’nde büyük bir sülale, bazı fertleri İstanbul ve Tekirdağ’da. İş nedeniyle Ağrı ve Antalya’da da var bazı kuzenlerim. Başka da akrabamız yok gibi görünüyor. Babam Kemal Yamaner, Kırklareli’nde ikamet ediyor, amcam Mesut Yamaner (Ticaret Odası Genel Sekreteri) de öyle.
Diğer amcalarım Muzaffer Yamaner Tekirdağ’da kitapçıdır, Hakan Yamaner ise İstanbul’da bir kozmetik firmasında çalışıyor. Aralarından bazılarını tanıyor olabilirsiniz diye yazdım. Yine babamın kuzenleri de Cemal Yamaner, Yılmaz Yamaner, Şenol Yamaner vs. var.

Babamdan sonra da amcamla konuştum bu soyadı konusunu, bana Sırbistan’da bir bakan var o bizim uzaktan akrabamız dedi, şaşırmıştım.


Bu arada ben ve benim yaşımdaki Yamanerler Boşnakça bilmiyorlar, çocuklarına Boşnakça öğretmedi büyüklerimiz ama babaannem ve babam ile amcamlar biliyorlar Boşnakçayı, arada bir aralarında konuşurlar.

En son saydığımda 28 öz kuzenim vardı, babamın kuzenlerinin çocuklarıyla 60ı geçmiştik. Amca, hala gibi diğer akrabalarımı saymıyorum bile. Siz düşünün artık ne kadar kalabalığız. duyduğuma göre Layiç sülalesi de çok kalabalıkmış, hatta soyuna Arnavutluk karışan Layiç’ler bile varmış. Benim babamlar 9 kardeş ve has Boşnaklar.
Aramalarıma devam ederken, facebook sayesinde ilk Mersat Layiç’e ulaştım. O bizim akrabamız rahmetli Hamit Yamaner’i az da olsa tanıyor. Hamit Yamaner benim dedemin kuzeninin oğlu (dedemin babasıyla Hamit Amcanın babası kardeşmiş), Mersat’ın da akrabasıysa biz çok çok uzaktan olsa da akraba sayılıyoruz Mersat ile dolayısıyla daha sonra ulaştığım Saliha ve Esma hanımlarla da öyleyiz.
Tüm bunlar bana çok şaşırtıcı geliyor, sanırım birkaç Layiç’e de da ilk mesajımı o şaşkınlık ve biraz da heyecanla attım. Sürç-ü lisan ettiysem affola dedim, onlar da beni aynı heyecan ve inanılmaz bir iyi niyetle karşıladılar.

Bu arada Novipazar‘dan göçtüğümüzü söylemeyi unutmuşum.
Daha fazla ve tutarlı bilgi öğrenir öğrenme buraya yazacağım. Bir soy ağacı oluşturmaya çalışıyorum, ağaç büyüdükçe bunu da sizinle paylaşacağım.

Bu arada son öğrendiğime göre dedemin dedesinin adı Canko Layiç’miş.Ayrıca Boşnak kelime anlamı olarak yalın ayak demekmiş, yazımın başlığı buradan gelmekte.